Küresel ve Bölgesel Politikalarda Keşmir Paneli

Haberler

Küresel ve Bölgesel Politikalarda Keşmir Paneli

Küresel ve Bölgesel Politikalarda Keşmir Paneli

Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin düzenlediği “Küresel ve Bölgesel Politikalarda Keşmir Paneli”ne İDSB Genel sekreteri Av. Ali Kurt konuşmacı olarak destek verdi.

Genel Sekreterimiz Av. Ali Kurt Bey’in konuşma metni aşağıdadır.

Saygıdeğer protokol, muhterem hazirun,

Öncelikle Güney Asya’nın, tüm dünya barışını ilgilendiren mazlum coğrafyalarından biri olan Keşmir meselesini gündeme taşıyan GASAM yöneticilerine teşekkür ediyorum.

Gerçekten de Keşmir, uluslararası güç odaklarının alt kıtaya yönelik hamlelerini belirleyen en önemli akupunktur noktalarından biri oldu ve bu özelliğini korumaya devam ediyor.

Çin ve Hindistan olarak dünyanın en kalabalık iki ülkesinin beslediği bu sorun, Pakistan’la birlikte tarafların her birinin sahip oldukları nükleer güç itibariyle, Keşmir’i dünya güvenliği noktasında bölgesel bir problem olmaktan çıkarıp, uluslararası boyuta taşımaktadır.

İngiltere 1947 yılında yaklaşık iki asır sömürdüğü dünyanın en büyük müstemlekesinde başgösteren isyanları artık idare edemeyeceğini görerek çekilme kararı aldı.

Dünyanın neresinde bir karışıklık varsa altında Anglo-Sakson siyasetinin yattığı gerçekliğini, bu bölgeden de çekilirken, ardında çözülmesi zor denklemler bırakarak bir kez daha doğruladılar.

Bugün Türkiye’nin uğraştığı Kıbrıs gibi, Musul-Kerkük gibi dış politika sorunlarının neredeyse hepsinde veya bir türlü çözülemeyen Sykes Picot eksenli Ortadoğu sarmalında hep aynı siyasetin müfsid satranç hamleleri vardır.

Aslında hak ve adalet bakışıyla uluslararası hukuk prensipleri ekseninde çok basit bir şekilde çözümlenebilecek Keşmir sorunu yüzünden bu topraklarda 100 bin civarında masum insan öldü, iki milyona yakın insan mülteci durumuna düştü, dört büyük savaş ve birçok karmaşa yaşandı ve halen yaşanmaya devam ediyor.

Commonwealth coğrafyasında kalmak şartıyla bağımsızlıklarını kazanan iki yeni ülke arasında, müslüman ve hindu çoğunluğun olduğu bölgeler belirlenen statü çerçevesinde Pakistan ve Hindistan arasında taksim edildi. Halkı ve yönetimi farklı olan bölgelerde ise plebisit öngörüldü.

İngilizler bölgeden çekilmeden önce Keşmir’i muhtemelen komplocu bir hamleyle, egemenlik hakkı kendilerinde kalmak üzere, içindeki insanlarla birlikte oldukça yüklü bir yıllık ücret karşılığında, hindu kültürüne mensup toprak ağası mihracelere bırakmışlardı.

Üzerinde güneş batmayan imparatorlukları için öncelikli planları, mümkünse sömürge düzeninde bir versiyon değişikliğini öngören böl-yönet; bu mümkün değilse, bölgede güçlü bir devlet olmamasını hedefleyen böl-bırak politikalarıydı.

İngiliz sömürge valilerinin başlangıçta özerkliklerini tanımadıkları 500’ün üzerinde irili ufaklı prensliklerin daha sonra önünü açarak etnisite, sosyal statü, din ve mezhep temelli tüm bölünmüşlükleri teşvik etmeleri, İngiliz hakimiyetini devam ettirmeye yetmedi.

Pakistan, kararlaştırılan taksim statüsü çerçevesinde, Abbasi hilafetinden bu yana İslamla tanışan ve halkının %90’ından fazlası müslüman olan Keşmirlilerin isteği istikametinde ilhak talebinde bulununca, Hindu Mihrace Singh, Keşmir halkının, bu kendi geleceğini belirleme kararını kabul etmedi ve alelacele bir anlaşma imzalayarak Hindistan’la birleşme talebinde bulundu.

Bilvesile ifade edelim ki bugüne kadar varlığı iddia edilen böyle bir yazılı anlaşma metninin hala deklere edilememesi ayrı bir soru işaretidir.

Bu süreçte gerek Mihrace Singh’in, gerek Hindistan Başbakanı Nehru’nun, gerekse son Hindistan Genel Valisi Lord Mountbatten’in, bölgenin statüsü hakkında son sözü Cammu-Keşmir halkının söyleyeceğini ve bunu yapılacak referandumun belirleyeceğini ısrarla belirtmiş olmaları, bu sorunun çözümü ekseninde önemle not edilmelidir.

Keşmir halkının verilen sözlere rağmen oluşturulan defacto işgal pozisyonunu kabullenmeyerek başlattığı haklı direniş çerçevesinde Pakistan’ın da desteğiyle bugünki Azad Keşmir’i geçerek Srinagar önlerine kadar dayandığını gören Hindistan, konuyu BM’e taşıdı.

Dünya barışını ve adaleti tesis etmek üzere kurulan BM şartının ilk bölümünün 1.maddesi “Uluslararasında eşit haklara ve halkların self-determinasyonu ilkelerine saygıya dayanan dostane ilişkileri geliştirmek ve evrensel barışı güçlendirmek için gerekli tedbirleri almak” olarak tanımlanmıştır.

Yine aynı istikamette anlaşmanın 55. maddesinde “.. uluslararasında dostane ve barışa dayanan ilişkilerin gelişebilmesi için eşit haklar prensibine ve halkların self determinasyonuna dayanarak gerçekleşebilecek insan haklarına riayet edilmesi” gerekir diye belirtilen esaslar, uluslararası toplumun birer üyesi olarak bu anlaşmanın altına imza atan devletler tarafından kabul edilmişti.

BM 1948’de aldığı 38 ve 47 sayılı kararlarında, Hindistan’ın beklentisinin aksine, Keşmir halkının self-determinasyon hakkına doğal olarak vurgu yaparak ateşkes ilan edilmesine ve ilk fırsatta yapılacak bir plebisitle bölgenin statüsünün belirlenmesine karar verdi. Keza inceleme komisyonun tavsiyesi istikametinde BM garantisi altında yürütülecek bu süreç sonuçlanana kadar her iki taraftan askerlerini geri çekmelerini istedi.

BM’in bölgeye yönelik referandum kararı önce Hindistan, bir hafta sonra Pakistan tarafından kabul edildi.

Haklı olmaktan ziyade güçlü olmanın prim yaptığı bu düzende Hindistan, şayet yapılırsa sonucunun ne olacağı açıkça belli olan bu plebisit kararını maalesef bu güne kadar icra etmedi.

Halbuki burada önemli bir çelişki olarak işaret etmeliyiz ki çoğunluğu müslüman olan Keşmir’in hindu mihracesinin tamamen ferdi bir değerlendirmeyle Hindistan’a katılım kararının bir benzeri olarak, Cunagarh’ın müslüman olan prensi de Pakistan’a katılma kararı vermişti. Bir yöneticinin kararıyla bir halkın kaderinin belirlenemeyeceğini ifade ederek bu kararı kabul etmeyen Hindistan, Haydarabad ve Cunagarh prensliklerinde plebisit hakkını öne sürerek askeri bir operasyonla yaptığı referandum sonrası buraları ilhak etti.

Uluslararası toplum, BM ekseninde bu emsal çifte standart uygulamalara sessiz kalırken, Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’da Doğu Türkistan’da, 1950’de Tibet’te yaptığı gibi 1960’larda da Aksai Çin’i işgal ederek Keşmir soruna da taraf oldu.

Değerli konuklar,

Bir Hılful Fudulü düşünün! Resul-ü Ekrem Asm’ın nübüvvetten yıllar sonra “Bugün olsa yine katılırdım!” buyurduğu, mazlumların hakkını zalimlerden almayı ve toplumsal adaleti ve barışı temin etmeyi ahdeden o birliktelik nerede, uluslararası inanılmaz haksızlıkların kılıfı olan BM nerede!

Aslında dünya barışını sağlayabilecek yegane kurum olmasına rağmen bugünki yapılanmasıyla zayıflara yırtıcı bir kartal kesilen ama güçlü paydaşlar karşısında üç maymunları oyanayan Bir leşmiş Milletler bugün artık sorun çözmekten çok, sorun üretiyor.

Uluslararası siyasette hepimizin bildiği gibi hak ve adalet gibi ilkesel kavramlar yerine, maalesef diplomasi perdesine bürünmüş, güç ve dezinformasyon üzerine kurgulanan ülkesel menfaatler vardır.

Netice itibariyle Keşmir, BM Güvenlik Konseyinde kurulan devler sofrasında uluslararası dengelere ve menfaatlere kurban edildi.

Keşmir bu gün için fiili anlamda dörde bölündü. Biri, olması gerektiği gibi Azad Keşmir, biri Hindistan işgalinde Cammu ve Keşmir, biri Çin işgalinde Aksai Çin, diğeri de geleceği uluslararası toplumun kararına göre şekillenecek Pakistan kontrolündeki Kuzey Keşmir.

Uluslararası hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturulamayan bu sorun her iki devletin uluslararası kamplarda yerini belirleyen en önemli faktör oldu. Bu çerçevede Hindistan, Bağlantısızlar Hareketine öncülük ederken; Pakistan, bir denge politikası takip ederek ABD ve batı yanlısı bir tavır aldı.

Soruna taraf her üç ülkenin nükleer kapasiteye sahip olması uluslararası toplumu bu konuda tedirgin etse de, BM 38 sayılı kararının 1948’den bu yana Hindistan tarafından bir türlü uygulanmaması ve BM’nin bu süreçte bir yaptırım iradesi ortaya koyamaması, zamanla değişen yeni dengeler ekseninde Keşmir jeo-politiğini giderek zayıflattı.

Afganistan savaşı esnasında oldukça gelişen ABD-Pakistan ilişkileri, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra aynı gerekçeyle soğumaya yüz tuttu. Bizleri şaşırtmayan bu gelişme, süper güçlerin dostluk ve stratejik ortaklık ilişkilerinin “kullan-at” prensibine dayalı bir ikiyüzlülükten ibaret olduğunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

1987 seçimleri sonrası siyaseten çözüm noktasında iyice ümitleri kırılan Keşmir halkının Afgan mücahitlerinin de desteklediği meşru müdafaa niteliğindeki silahlı direnişleri, yeni dünya düzeninde Daiş ve benzeri örgütlerin etkisiyle bir terör olayı olarak algılanma eğilimi göstermeye başladı.

Yerküre üzerinde tek kutup olmaya yüz tutan ABD’nin, dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda ilerleyen Çin’in önlenemez yükselişi ve İslam dünyasını yanına çeken güçlü bir kutup olma potansiyeli karşısında Hindistan’ı yanında tutmak ve bu bölgedeki dengeleri korumak istemesi Keşmir sorununun diplomatik yolla çözümünü zora sokmaktadır.

Bunun gibi BM’in daimi beş üyesinin veto hakkının, özellikle bu son dönemde sistemi kitleyen diğer önemli bir sorun olduğunu vurgulamalıyız.

Geldiğimiz nokta itibariyle İslam dünyasına yönelik politikalarında giderek Şia referansıyla İran’ı merkeze alma eğilimi gösteren ABD’nin bu tercihi kapsamında, Sünni nüfusa sahip Keşmir sarmalında silahlı direnişle istenen neticenin alınmasının zor olduğu söylenebilir.

Tüm bu olumsuz koşullara rağmen hür dünya, hususan bizim coğrafyamız Keşmir halkının 21.yy’da kendisine reva görülen zulümler ve işgal karşısında en doğal hakkını elde etme yolundaki kararlılığına olan desteğini esirgememelidir.

Bizler haklı olanın güçlü olduğuna inanan bir medeniyetin temsilcileriyiz. İslam coğrafyasının önündeki bu emsal sorunlar karşısında tek çıkış yolunun birlik ve beraberlik olduğunu unutmamalıyız. Uluslararası toplumun vicdanına seslenmeye, tüm diplomatik yolları sonuna kadar sabırla kullanmaya devam etmeliyiz.

Mazlum Keşmir halkının hür iradesine tüm dünya gibi, Hindistan da anlayış göstermek zorundadır. Hususan Efendimiz asm’ın “ümmetün vahide” olarak tanımladığı İslam dünyası mazlum kardeşlerinin bu sorununu kavramak ve destek vermek mecburiyetindedir.

Bu eksende özellikle STK’larımıza birer baskı unsuru ve soft-power bağlamında ciddi sorumluluklar düşmektedir. 63 ülkede 320 STK’nın bir araya geldiği çatı kuruluş İDSB olarak biz de bu noktada bir farkındalık oluşturma adına, önümüzdeki yıl başında, İstanbul’da Uluslararası STK Fuarı beraberinde büyük bir Keşmir Konferansı icra etmeyi düşünüyoruz. 2.sini tertip edeceğimiz bu konferansın ilkini 2011 yılında Azad Keşmir başkenti Muzafferabad’da yapmıştık.

Bu duygu ve düşüncelerle uluslararası karar alma mekanizmalarını çifte standardı terkederek bu sorunu çözecek adımları atmaya davet ederken, tekrar bu panelin düzenlenmesinde emeği geçen arkadaşlarımıza ve siz saygıdeğer haziruna teşekkür ediyorum.